1996
yılında Japon Nintendo firmasında çalışan iki ödüllü program
yapımcısı ve animatör, Satashi Tajiri ve Tsunekazu İshiara
"Pokemon" ( pocket monsters'ın kısaltılmışı ) adlı game boy
yani video oyununu yarattılar. Dünya çapında ün kazanan Pokemon,
Japonya dışına ilk kez 1997 yılında adım attı. İlk önce ABD'de
daha sonra da Avrupa'da yaygınlaşan ve oldukça sevilen bu
oyunun kısa bir süre sonra çizgi dizisi ve çok çeşitli yan
ürünü üretildi. Bugün Japonya'da (ki hastalığın en yoğun görüldüğü
yer) 7-12 yaş arası çocukların en az yarısı Pokemon koleksiyonu
yapıyor, kart-game boy-bilgisayar oyununu oyunuyor ve çizgi
filmini izliyor. Yine Japonya'da son 18 ayda 4 milyar dolarlık
satış yapılmış. Pokemon öncesi bu pazarı elinde bulunduran
Star Wars yan ürünleri ile karşılaştırıldığında kırılması
zor bir rekor ile karşılaşılıyor : Satılan her Star Wars ürününe
karşılık beş Pokemon satılıyor. Kasım 1999'da gösterime giren
bir de film yapıldı. 4 milyon dolara mal olan film, bu süre
içinde 116 milyon dolar kazandı. Şimdiye dek yapılmış olan
en kaliteli Walt Disney yapımlarını bile geride bırakarak
tarihin en çok kazandıran animasyon film rekorunu eline geçirdi.
Film Türkiye'de gösterime girdiğinde tüm ülkede aynı aynda
50 sinema salonunda gösterildi.
Pokemon
çizgi filmi, kart oyunları ve tüm yan ürünleri tüketici kitlesini
çok çabuk buldu ve bu kitle tarafından aynı şekilde benimsendi,
çünkü çok uzak bir geçmişi olmayan(1980'lerin sonunda) Magic,
Dungens and Dragons ve diğer çeşitli FRP (Fantastic Role Playing
/ fantastik rol yapma) oyunları Pokemon karakterlerinin ve
oyunlarının alt yapısını oluşturmuşlardı. Geçtiğimiz on yıl
içinde Yüzüklerin Efendisi adlı fantastik yapıttan kaynak
alınarak hazırlanan FRP oyunlarının oldukça iyi basamaklandırılmış
olan kurguları aynen Pokemon kart oyunları içinde kullanıldı.
Magic The Gathering gibi rol oyunları çok zevkli ve oyuncuyu
içine çeken bir yapıya sahip fakat 13 yaşın altındaki çocukların
oynayamayacağı kadar da karmaşık. Çocukların kart üzerindeki
karakterleri ve yazıları kavrayabilmesi oldukça güç çünkü
bu oyundaki karakterlerin sayıları ve özellikleri binleri
bulabiliyor. Kullanılan dil ise oldukça şiirsel ve ağır. Pokemon
kartları için durum daha farklı, karakterleri de daha kolay
ezberlenir cinsten ve daha şirin yani çocukların kolayca sevebilecekleri
ve anlayabilecekleri gibi. Kartların üzerindeki element simgeleri
ve karakterlerin özellikleri anlaşılır dilde. Çocuklar bu
simgeleri oyun pratiği sırasında da ezberliyorlar ve yazı
önemini yitirmeye başlıyor. En önemlisi de karakterlerin fazlalığı
ve bazılarının zor bulunur ve değerli oluşu oyunun en bağlayıcı
tarafı.
Böylece
müşteri profili 12'den 4'e kadar düşüyor. Bu yaş grubu çocuklarının
daha ısrarcı oluşu alışverişi önüne geçilemez bir sorun haline
getiriyor. Çünkü her oyuncu-koleksiyoner bir eğitmen ve olabildiğince
çok Pokemon'a sahip olmaya çalışıyor ve diğer eğitmenlerle
yarışıyor. Resmi ligler yapılıyor, bu yarışmalarda başarılı
olanların statüleri yükseliyor.
BİLGİLENME VE TÜKETİM
Bu
başlığı yararlar ve zararlar olarakta değiştirebiliriz. Pokemania,
çocukların tüm diğer alışkanlıklarında olduğu gibi zararlı
olup olmadığı tartışmasını başlattı. Nintento firmasının halkla
ilişkiler müdürü Yasuhiro Minagawa, diğer tüm Nintento oyunları
ve ürünleri gibi Pokemon'un da şiddet içermediğini söylüyor.
Zararlı olduğunu düşünenlerin ise ilk savları; çocukların
hayatlarından Pokemon dışında hemen her şeyi atmaları gösteriliyor.
Diğer bir sav ise karaborsada değerleri her geçen gün yükselen
nadir parçalar ve bu harcamayı karşılayamayan bütçeleri çocukların
anlayamaması. Tüketim körlüğü olarak değerlendirildiğinde
oyunun bağlayıcı özellikleri ve vaatleri alışverişi kaçınılmaz
ve devamlı kılıyor. Pokemon pahalı bir alışkanlık. Türkiye'de
oyuncakları 3 milyon ile 23 milyon arasıda değişiyor. Kartları
ise 11'lik paketler halinde tanesi 2 milyon liraya satılıyor.
Bir masa üstü FRP oyunu için 64 kart gerekiyor. Başlangıç
setinin fiyatı 10 milyon civarında. Hasta kart koleksiyoncuları
nadir bulunan kartlar için 100 dolara yakın paralar veriyor.
Kasım 1999'da filmin vizyona girmesiyle tanıtılan Mewtwo karakteri
çok gözde bir karakter. Türkiye'de sadece 30 çeşit oyuncak
var. Bunların içinde nadir bulunan oyuncaklar Blastoise, Flareon,
Mewtwo, Pidgey, Jigglypuff tiplerine ait. Yani finansal olarak
kendi tüketim toplumunu çoktan oluşturmuş ve bu topluluğu
peşinden sürükleyerek milyarlarca dolarlık hasılatları besleyen
kanallar oluşturmuş olan Pokemon ürünlerinin ekonomik olarak
ailelere özel bir yük getirdiği bir gerçek. Bunun yanında
psikolojik etkilenmeleri ve yönlendirmelerin zararları da
var.
Yeni Bir Yaşam Stilinin
Pazarlanması
Pokemania'nın
önemli derecede mali kümeleri desteklediği bir gerçek. Televizyon
showlarını bedava izleyebiliyoruz ama iş bununla bitmiyor,
takıntı haline gelen, çoğu zaman aile ve okul eğitimini ardında
bırakan bir oyuna esin kaynağı oluyor. Pokemon ürünlerini
depolamanın, kolleksiyonun sonu yok, zaten Pokemon dünyasının
sonunda tüketim kitlesine göz kırpan başka bir yığın ortaya
çıkıyor. Tıpkı şu anda Türkiye'de henüz fazla tanınmayan ama
Amerika ve Japonya'da popülaritesini çoktan kazanmış olan
Digimon'lar gibi.
Psikolojik Tutkunluk
Pokemon'un
TV şovu bize bir sonraki sahnenin önerisi ve imajlarını getirir.
Ustalıkla yönetilmesi gereken rol oyunları krallığına genç
izleyicileri çağırır. Bu yer fantazinin gerçekliği taklit
ettiği alıcının programın kölesi haline geldiği yerdir. Rol
oyunlarında oyuncular master'a yani ustaya dönüşürler. Modern
zamanın büyücüleri olurlar, kullandıkları kartlar ve güç sembolleri
ruhani kanallar haline gelir. Bu oyunlarda rol deneyimsel
ve duygusal olarak oynanır. Oynayanlar önce eğitmen sonra
usta daha sonrada yönetici olurlar. Çocuk kahramanlar kendi
ruhani güçlerini kullanarak oyunun mistisizmine ve şiddetine
dahil olurlar. Bu da yavaş yavaş fantazi ve gerçeklik arasındaki
çizgiyi görünmez kılmaya başlar. Çocuklar oyunu kazanmak için
daha acımasız olmak zorundadırlar, öldürmek , zehirlemek,
dağıtmak, değişim geçirmek durumundadırlar ve bu hareketlerin
doğal olduğunu düşünürler.
Herşeye Rağmen
Pokemonların
oyuncularına şiddetle zarar vereceği düşünülse de olumlu taraflarının
bulunmaması düşünülemez. Kart oyunlarında her karakterin belli
elementlere bağlı olan yetenekleri ezberlenmek zorundadır
buna göre strateji yaratma ve problem çözebilme yeteneği gerekir.
Pokemon karakterleri tamamen doğadan kaynak alınarak yaratılmışlardır.
Doğada varolan ateş, su, hava, toprak, yeşil doğa ve saf enerji
güçleri hemen hemen bütün çizgi kahramanların oluşturulmasında
kullanılan sonu gelmeyen bir kaynaktır. Yazı belleği olmayan
küçük çocuklar oyunlarını, ezberledikleri kahramanları hafızalarından
çağırarak yazıya ihtiyaç duymaksızın oynarlar. Bu arada simgelerle
karakterleri eşleştirerek oyunlarını farketmeden bilgilenmeye
dönüştürürler. Oyuncular hayvanları ve evrimlerini tanımaktadırlar.
Çizgi
filmde iyi ve kötü arasında hiç sonu gelmeyen bir rekabet
vardır, daima kazanmak için savaşırlar ve karakterler asla
ölmez. İnsan karakterler iyi (Ash, Misty, Brok ve Pikachu)
ve kötü (Jessy, James ve Meowth) olarak gruplandırılmışlardır
ama aslında bu Pokemonlar için geçerli değildir. Çünkü filmde
sürekli tekrar edilen öğreti kötü Pokemon olmadığı, kötü eğitici
olduğudur. Bunun yanında Pokemonların eğitilmesi sırasında
gösterilen sabır, çok güç şartlara göğüs germe, hiçbir varlığı
küçümsememe ve bu süreçler olup biterken Pokemon ve eğiticisi
arasında oluşan güçlü sevgi bağı gibi olumlu yönlendirmelere
sıkça rastlayabiliriz.
Tüm
dünyada izlenme ve tüketim rekorları kıran Pokemon çizgi dizisinin
ve oyunlarının zararlarlarını, tüketim topluluklarına oturtulmuş
hastalıklı bağımlılıklardan biri olarak kabul ediyoruz. Bunu
bir kenara bırakıp izlediğimizde ise karşımıza birbirinden
zararsız yüzelli karakterin bir arada bulunduğu sevimli ve
bilgilendirici bir animasyon gösterisi çıkıyor.
www.anime.gen.tr SİTESİNDEN ALINTIDIR
Animasyon sanatında çok özgün bir ulusal ekol olan (ve
hayranları arasında kısaca ‘anime’ olarak anılan) Japon animasyonunda vampir
temalı ürünlerin sayısı hiç de az değildir. Aslında dergimizin önceki
sayılarında dizi olarak yayınlanan Vampir Dosyası’nın ilk bölümünde uzun uzadıya
açıklandığı üzere vampir inancı, Orta ve Doğu Avrupa kökenli bir batıl inanç.
Ama önce Avrupa edebiyatına, sonra da edebiyat uyarlamaları ile Amerikan
sinemasına transfer olmuş ve bu yoldan Batı popüler kültür motiflerinin
küreselleşmesiyle birlikte artık ‘tüm insanlığın malı’ hâline gelmiş durumda.
Kuşkusuz yerkürenin pek çok yöresinde olduğu gibi Japon kültüründe de vampirimsi
özgün varlıklara dair inançlara rastlamak mümkün, ama diğer güncel popüler
kültür üretim sahalarında olduğu gibi animede de vampirler daha çok ithal
kökenli sayılabilecek bir öge, daha doğrusu ithal edilerek yerelleştirilmiş veya
yerelleştirilerek ithal edilmiş denilebilir.
Vampir ögesi içeren animelerin en ünlülerinin ortak
özelliği, başkarakterin kendisinin vampir veya yarı-vampir olması ve insanlardan
yana saf tutarak vampirleri ve/veya diğer habis doğa-üstü varlıkları ‘avlıyor’
olması, Vampir Avcısı D ve Vampir Prensesi Miyu gibi.
Vampir Avcısı D
Vampir Avcısı D’nin
ortaya çıkışı, 1983’ten itibaren yayınlanmaya başlayan aynı adlı resimli roman
dizisiyle olmuş. Bu dizinin bir romanı 1985’te uzun metraj animasyon filmi
olarak beyazperdeye uyarlanmış. Kyuketsuki Hunter D, bir hayli gecikmeyle de
olsa nihayet 1992’de Vampire Hunter D [buradan itibaren VHD olarak geçecek]
adıyla İngilizce’ye dublajlanarak ABD’de vizyona girecek, ardından Amerikan
televizyonlarda defalarca gösterilecek, bilâhare hem ABD’de, hem Britanya’da
video piyasasına sürülecek ve böylece Japon animasyonun Batı’da
popülerleşmesinde önemli bir rol üstlenecekti. Yarı-insan, yarı-vampir (filmdeki
terminolojiye göre bir ‘dhampir’) olan Vampir Avcısı D karakterinin, bu
özelliğinden dolayı öncülünün Amerikan Marvel Yayınevi’nin Tomb of Dracula çizgi
romanındaki
karakterlerden Blade olduğu söylenebilir. VHD herşeyden önce, daha
sonraki daha da sert animelere oranla bugün ılımlı görünse de, bir çizgi filmde
alışık olunmayan derecede kan, şiddet ve erotizm içermesi açısından dikkat
çekmişti. Daha filmin başlarında kanın gövdeyi götürdüğü açılış sahnesinin
ardından, D’nin vampir avcısı hizmetinden yararlanmak isteyen genç kızın ona
“sana verecek param yok ama günde üç öğün yemek yapabilirim ve istersen benle
yatabilirsin” demesinden bunun yetişkinlere hitap eden bir ürün olduğu belli
oluyordu. VHD, pek çok farklı anlatısal ve görsel stili bir potada eriten bir
çalışmaydı. Başkarakter, spagetti westernlerden
çıkmış bir kelle avcısı
gibiydi, özellikle az konuşur olması açısından Clint Eastwood’un ‘Man with No
Name’ tiplemesini çağrıştırıyordu (zaten Sergio Leone’nin spagetti westernleri
de Japon samuray filmlerinden esinlenmiştir). Dinozorlarların kol gezdiği bu
coğrafyada, en yeni teknoloji ürünü silahlar bilim-kurgu unsuru katıyor,
kasabanın mimarî yapısı İngiliz Hammer stüdyosu korku filmlerinden aşina olunan
19’uncu yüzyıl Orta Avrupası izlenimi yaratıyordu. Yani popüler kültürün pek çok
motifi, “mutantların ve iblislerin karanlıklarda oynaştığı uzak bir gelecek”
açıklamasının ardından perdede arzı endâm ediyordu.
Vampir Prensesi Miyu
Sevimli bir küçük kızın
başkarakter olduğu Kyuketsuki Miyu’nun (Vampire Princess Miyu, Vampir Prensesi
Miyu), ismi ve başkarakteri sebebiyle, ilk duyuşta salt çocuklara hitabeden bir
anime olduğu şeklinde çok yanlış bir izlenim yaratabilir. Oysa Miyu dizisi,
teması ve dramatik yapısı itibariyle Japon animasyonun en ‘olgun’ ürünlerinden
biri. Tevekkeli değil Miyu’nun televizyon dizisi, Japonya’da geceyarısından
sonra gösteriliyormuş. Miyu önce 1988-89 yıllarında ardarda piyasaya sürülen her
biri orta metraj dört bölümlük bir video dizisi (anime terminolojisiyle ‘OAV’,
yani orjinal anime videosu: sinema veya televizyon için değil doğrudan video
pazarı için üretilen animeler) olarak hazırlanmış. Ancak takibeden yıllarda
yayını süren Miyu çizgi roman serisinin popülerliğini hiç kaybetmemesi üzerine
yıllar sonra 1997’te bu kez televizyon için yeni bir Miyu anime dizisi
hazırlanmış.
Miyu OAV dizisi, Himiko adlı genç ve güzel kadının
etrafında dönüyor. Doğaüstü olayları çözmeyi kendine iş edinen Himiko’nun
karşısına birbirinden bağımsız her ayrı vakada Miyu adlı küçük bir kız
çıkmaktadır. Biz izleyiciler de OAV dizisi boyunca Miyu’nun gizemini Himiko’ya
parça parça açıklamasını takip ediyoruz. Miyu kendisi de bir vampirdir ama
aslında shimna denilen çeşit çeşit, doğaüstü ve habis varlıkların kontrol
altında tutulmasıyla görevli bir soydan gelmektedir. Miyu’nun ailesi fî
tarihinde küçük kızlarını bu zor görevi devralmaktan sakınmak istemişler ve bu
tutumları sebebiyle sayısız shimna insanların arasına karışmayı başarmıştır.
Dolayısıyla Miyu, firardaki bu shimnaları teker teker arayıp, bulmak ve onları
ait oldukları evrene geri göndermekle yükümlüdür. Yüzyıllar sürse de bu görevi
tamamlayıncaya kadar bedenen küçük bir kız olarak (ailesinin ona bu görevi
devretmekten kaçındığı yaşta) kalmaya mahkûmdur, ruhen ve zihnen kimbilir kaç
yaşında olsa da…
İşte Miyu’nun trajedisi budur, küçük bir kız bedeni içinde tüm yetişkin
insanlardan daha üstün bir varlık. Vampir motifi, Dracula romanından bu yana
ölümsüzlüğün içsel olarak barındırdığı dayanılmaz trajediyi sıkça işlerken, Miyu
animesi bu rotada ilginç bir varyasyon sunmaktadır: belirsiz bir geleceğe, belki
de sonsuza dek bir çocuğun bedenine hapsolmak ve sürekli bu durumdan kurtulmak
için uğraşıp durma zorunluluğu. O çocuk yüzlü Miyu’nun bakışlarından hemen hemen
hiç eksik olmayan hüzün buradan kaynaklanmaktadır. Bu sabır taşı olsa insanı
çatlatacak zorlu uğraşı boyunca tek yoldaşı Larva adlı, yüzünü genellikle
grotesk bir maske altına saklayan ve karalar giyen yakışıklı bir genç erkektir.
İşin ilginci, Larva da aslında bir shimnadır ama Miyu’ya yoldaşlık -ve aslında
besbelli yarenlik- etmeyi tercih etmiş bir shimna. Miyu ile Larva’nın
tanışıklıklarının miladı tam da o lanetli günlere dayanır, yani Miyu’nun henüz
gerçekten de küçük bir kız olduğu ve aile görevini üstlenmesinin gündeme
gelmesinin hemen arefesindeki günlere: Bir gece, bu küçük kız karanlıklar içinde
denizden gelen bu gizemli genç erkekle tanışmış (birlikte olmuş?) ve hemen
akabinde o talihsiz gelişme yaşanarak bedenen büyümemeye ve shimnalara karşı
sonu belirsiz, bitmek tükenmek bilmez zorlu mücadeleye girişmeye mahkûm
olmuştur.
Miyu öykülerinin çoğunun, Miyu’nun kendi trajedisini
oluşturan çerçeve öykünün yanısıra, en az iki ortak paydası daha var. Öncelikle
shimnalar, genellikle yaşamlarında travmatik talihsizliklere maruz kalmış
bireylerin bu durumlarını kullanarak onları etkileri altına alıyorlar. Örneğin
OAV’ın ilk bölümünde, bir vampirin pençesi altındaki küçük kızın aslında
anne-babasıyla birlikte trafik kazası geçirince ancak ölümcül biçimde yaralanan
anne ve babasından kan nakli yapılarak hayatta kalması sağlanmış talihsiz bir
evlat olduğu ortaya çıkar. Vampirimsi shimna ise, küçük kızın kanını emmesi
karşılığında, anne-babasının hayalet veya halüsinasyon olarak peydahlanmasını ve
bu travmatik deneyimini unutturmasını temin etmektedir. Sonuçta Miyu, bu
shimnayı haklar ve küçük kız ölür.
Öte yandan Miyu, aynı zamanda bu kızın erkek
arkadaşının kanını emerek, kız arkadaşını yitirmekten kaynaklı kederini sonsuza
dek unutacağı sahte bir mutluluk içinde yaşamasını sağlar. Yani bir anlamda,
shimnanın küçük kıza yaptığının aynısını Miyu oğlana yapar… Miyu öykülerinin
diğer ortak paydası da işte budur: Miyu ve shimnaların aslında basitçe zıt kutup
‘iyi’ ve ‘kötüler’ olmak yerine belki de çok farklarının olmadığının, izleyici
olarak koşullandığımız yargıların aslında göründüğünden daha karmaşık olduğunun
sergilenmesi. OAV’ın ikinci bölümünde, bu husus daha da net biçimde ortaya
çıkar: Bir okulda, oğlan çocukları birer birer kaybolmaktadır ve Miyu’nun
şüpheleri –isabetli olarak- Ranka adlı bir kız çocuğunun üstündedir. Ranka, son
olarak besbelli Miyu’nun da beğendiği yakışıklı bir oğlan çocuğuyla çıkmaktadır.
Aile hayatından mutsuz, yaşama arzusunu yitirmiş olan oğlan, Ranka’da tekinsiz
bir yan olduğunun aslında farkındadır ve bile bile başına ne gelirse gelsin
onunla sonsuza dek birlikte olmak için yanıp tutuşmaktadır. Himiko ve Ranka,
Miyu’nun Ranka ile olan mücadelesinin ise, zorunlu misyonu gereği bir shimnayı
daha ait olduğu evrene geri göndermenin ötesinde, yakışıklı oğlan çocuğunu
rakibesinden çalmak güdüsüyle de ateşlenmekte olduğunu Miyu’nun yüzüne vururlar.
Bu episodun sonunda, Ranka, öte evrene yanına gözde oğlan çocuğunu da alarak,
elele sarmaşdolaş ve her ikisi de bu shimnanın alameti farikası olan tahta
kuklalara dönüşerek göçer. Himiko’nun ifadesiyle, “avcı Miyu kazanmış ama
Miyu’nun içindeki kadın kaybetmiştir”.
Miyu’nun, insanlığa musallat olmuş habis doğaüstü
varlıklarla mücadelesinin basitçe bir iyi-kötü mücadelesi olmadığı, Miyu’nun tek
boyutlu bir karakter olmayıp, küçük kız bedeni içindeki bir kadının çapraşık
duygularıyla hareket ettiğinin bir diğer göstergesi Tv dizisinin ikinci
bölümünde daha da çarpıcı biçimde vurgulanır. Bu episoddaki shimna, kadınların
güzel görünmeye yönelik narsizmini kullanarak onları makyaj yapma vaadiyle
kandırıp diri diri hareketsiz mankenlere çevirmektedir. Episodun finalinde Miyu,
shimnayı alteder ve ait olduğu evrene geri gönderir ama.. Onun tutsağı olmuş
kadınları bu durumdan kurtarmak için ise bir şey yapmaz, sonsuza dek o hâlde
bırakır!
Tv dizisinde, OAV dizisindeki Himiko karakteri ne yazık
ki bir daha çıkmaz karşımıza (oysa ki OAV’ın dramatik finalinde Himiko’nun Miyu
ile olan bağlantısının geçmişe dayandığı, izleyecek olanların keyfini kaçırmamak
için burada
tam olarak açıklamayalım ama Himiko’nun çocukluğundaki travmatik bir
deneyime ilişkin belirsiz anılarının bir şekilde Miyu ile bağlantılı olduğu
sürpriz biçimde ortaya çıkıyordu). Tv dizisinde Miyu, bir okula kaydolmuştur ve
okulda kendine kızarkadaşlar edinir ve bu tipler tv dizisinin yan
karakterleridir; tv dizisinde bir de Miyu’ya arkadaşlık eden, sevimli bir tavşan
görünümlü munis bir shimna vardır ki, bu tipin dizinin havasına pek uymadığı
söylenmeli. Ancak çok şükür Larva da Miyu’ya eşlik etmeyi sürdürüyor. Miyu
hakkında buraya kadar söylediklerimize ilâveten ayrıca dizinin kültürel bağlamda
siyasî-tarihsel yönelimler de taşıdığı temkinli olmak kaydıyla savunulabilir.
Larva’nın Japon kıyılarına Batı’dan gelen bir shimna olması, onu âdeta (Hamam
filminde olduğu gibi) gönlünü Doğu’ya kaptıran Batılı imgesinin taşıyıcısı
yapıyor. Kuşkusuz, Japon sosyal tarihi minvalinde daha yetkin gözlemciler, Miyu
dizisinde başkaca hususlar da tespit edebilirler ama bu yazıda bu kadarıyla
yetinip başka sefere bırakmak daha doğru.
Miyu’nun karakter tasarımı, OAV dizisi ve televizyon
bölümlerinin çoğunu yöneten ve çizgi roman öykülerinin çoğunu yazan Toshiki
[Toshihiro] Hirano’nın karısı, çizgi roman sanatçısı Narumi Kakinouchi’ye ait.
Kakinouchi, bir röportaj sırasında “Basit ekran tonlamanız, çizgi çalışmanızın
zerafetini vurguluyor. Bu, kastî mi? Bu etkiyi yaratmak için ekrantonları
kullanımınızı özellikle mi sınırlıyorsunuz?” sorusuna verdiği yanıttta, kendi
tarzını şöyle tanımlıyor: “Çizgiler (hatlar?) yerine, bütün imajın izleniminin
yumuşak olmasını tercih ediyorum. Kalın ve ağır imajları sevmiyorum. Bu
bağlamda, benim çalışmam narindir. En azından umarım insanlar benim çalışmamı
öyle buluyorlardır.”
Orta metraj bir sinema filmi
Japon
animasyonun en yeni ürünlerinden orta metraj sinema filmi Blood: the Last
Vampire’da (Kan: Son Vampir; 2000) aslında VHD gibi bir vampir avcısı filmi.
Miyu dizisinde olduğu gibi başkarakter vampir avcısı da, genç bir kız ve üstelik
kendisi de bir vampir. Kült anime Ghost in the Shell’in (1995) yapımcılarının
ürünü olan B:tLV, bilgisayar teknolojisinin animasyondaki uygulamalarının en
yeni, en gelişkin örneği olarak yapımcıların bir gövde gösterisi, bir ‘demo’
işlevi taşıyor âdeta. Yalnızca film olarak değerlendirildiğinde ise, sergilenen
animasyon tekniğinin yarattığı hayranlık bir yana, ne yazık ki orta metraj
süresinde (48 dk.) yalnızca bir dizinin pilot bölümü izlenimi yaratarak insanın
hevesini kursağında bırakıyor. Blood: the Last Vampire’ın aslında bir video
oyunu dizisi ile bir manga dizisini de içeren ‘multi-medya’ bir projenin film
ayağı olduğu söyleniyor ve hayır, bildiğimiz kadarıyla en azından şimdilik,
devam filmlerinin çekilmesi gündemde değilmiş. Oysa mevcut filmde, hikâyenin
karakterlerinin kimlikleriyle ilgili pek çok unsurun ucu açık kalıyor. Gizemli
genç kız, kendisi de bir
vampir olmasına karşın, neden gizemli Amerikalılar’ın
hizmetinde vampir avcısı olarak çalışıyor? Bu belirsizlikler, filme biraz
X-Files’ı andıran bir hava vermiyor değil. Ama filmin sanki siyasal-tarihsel bir
mesajı varmış gibi yapıp bu unsuru tamamen havada bırakması daha da kaydadeğer.
Filmin konusu, 1966 yılında Japonya’daki bir Amerikan askerî üssünde geçiyor ve
kapanış jeneriğinin hemen arefesinde üsdeki askerlerin Vietnam’a doğru yola
çıktıkları bildiriliyor. Yani?… Böylece iyimser bir yorumla ‘Esas canavarlar
acaba kim? Vampirler mi, Amerikan emperyalizmi mi?’ gibi manidar bir soru mu
sorulmak isteniyor, yoksa vampirlerin üsse musallat oldukları anımsanarak
vampirlerle ABD’nin iç ve dış düşmanları arasında paralellik mi kurulmak
isteniyor, karar vermek için şu aşamada yazı tura atmak lazım!
VHD’nin 15 yıl sonra gelen
devamı
Wicked City (1989) ve Ninja Scroll (1995) adlı kült animelerin
yönetmeni olarak tanınan Yoshiaki Kawajiri’nin imzasını taşıyan Vampire Hunter
D: Bloodlust (Vampir Avcısı D: Kanşehveti; 2000 [VHD:B]) ise VHD’nin 15 yıl
sonra gelen devamı ve VHD gibi uzun metraj bir sinema filmi. VHD:B, geçen yıl
anavatanı dışında sınırlı ölçekte olsa da ABD’de bile sinemalarda ticarî vizyona
girdi. Türkiye’de ise üniversitelerdeki gösterimlerinde ve Ankara’daki Japon
Animasyonu Günleri gibi etkinliklerde DVD üzerinden sinevizyon ortamında
izleyicilerle buluştuğunda yoğun bir ilgi ve beğeni topladı.
VHD:B’nin VHD ile karşılaştırması ise herşeyden önce
animasyon tekniğinin geçen yıllar boyunca nereden nereye geldiğine tanıklık
ediyor. Gerçi VHD:B, canlandırma tekniği açısından mükemmel sayılmayabilir,
Blood: The Last Vampire bu açıdan daha ‘başarılı’ bir ürün ama onun da orta
metraj bir film olduğu gerçeğini gözönüne alarak uzun metraj filmlerle
karşılaştırılması haksızlık sayılabilir. VHD:B, canlandırmadaki artıları
eksileri bir yana, Ninja Scroll’daki çalışmalarıyla tanınan Yutaka Minowa’nın
yaptığı karakter tasarımları ve her biri âdeta bir tabloyu andıran
kompozisyonları ile görsel açıdan çok göz doldurucu bir ürün; umarım Türkiye’de
de bir dağıtımcı çıkıp VHD:B’yi vizyona sokar da büyük perdede layıkıyla
izleyebiliriz: Japon animasyon filmlerinden mahrum bırakılıp yalnızca Disney ve
benzerlerine mahkûm edilmemiz çok sinir bozucu.
VHD:B’nin konusu kısaca şöyle: Meier adlı bir vampir
tarafından kaçırılan Charlotte adlı genç bir kızın ailesi, evlâtlarını ölü ya da
diri olarak vampirin elinden kurtarana yüklüce bir ödül vaat etmiştir. Yalnızca
D değil, Markus Kardeşler adlı bir grup vampir avcısı da ödülün peşindedir.
Vampirin ve tutsağının izini süren D
ve diğer ödül avcıları rekabet halinde olsalar da
Markus Kardeşler’le işbirliği halindeki Leyla adlı sarışın vampir avcısı ile D
arasında zamanla romantik bir çekim oluşur. Spagetti western etkisi VHD:B’de,
VHD’ye oranla çok daha belirgin, bu kez yalnızca başkarakterin tiplemesinde
değil (üstelik bu kez D’nin İngilizce sesi, Clint Eastwood’u bir hayli
andırıyor) neredeyse filmin ilk yarısının genelinde anlatıya bir spagetti
western havası hakim: büyük para ödülü için birbirleriyle rekabet halindeki
kiralık silahşörlerin mücadelesini izliyorsunuz. İkinci yarıdaki anlatı ise F.F.
Coppola’nın 1992 tarihli Dracula uyarlamasını anımsatıyor, çünkü bu kez vampir
ve genç kadın arasında aslında zoraki bir tutsaklık değil, gönüllü bir aşk
ilişkisi sözkonusu; vampir –ve sevgilisi- trajik figürler olarak sunuluyorlar.
Bu arada vampir avcılarının nefesini enselerinde hisseden Meier ve Charlotte’u
canları pahasına korumayı kendilerine görev bilen Barbarois adlı mutantlar da
Dracula romanında –ve Coppola’nınki dahil pek çok sinema uyarlamasında- aynı
işlevi üstlenen çingeneler güruhunun yerini tutuyorlar.
Barbaroislardan ağaçlarla
bütünleşebilen bir tanesinin maharetini sergilediği sahneler, filmin unutulmaz
sahneleri arasında yeralıyor. Trajik aşk ilişkisi izleğini süren VHD:B’nin
yaratıcıları, Coppola’dan daha cüretkâr davranmışlar. Coppola, romanın
alt-metnini su yüzüne çıkarmadaki bütün başarısına karşın sınırları zorlamada
sonuna kadar cesaret gösteremeyerek, mutlu sonu ancak ilâhî haç imgelerinin gücü
karşısında Dracula’nın nedamet getirerek huzura kavuşmasıyla tasavvur edebildiği
için, filminin finalinde hayal kırıklığı yaratmıştı. Bir de VHD:B’yi
izleyin…
1980’lerin ortalarından itibaren Japon popüler kültürünün küresel pazarda da
dolaşıma giren örnekleri olan mangalar ve animeler, her ne kadar Japonya’da
lisans üstü programı olan “Manga Çalışmaları” ile akademik araştırma kapsamına
alınmışsa da; özellikle popüler kültür üzerine çalışan akademisyenler tarafından
göz ardı edilmektedir. Genellikle metin çözümlemesi yapmak ile yetinilmektedir
(Binark: 2002). Bu çalışmanın amacı anime ve mangada içerik analizinin ötesine
geçerek, dağıtım ile ilgili kanunlar, sansürle ilgili yasal denetim gibi hukuki
bir perspektiften animeleri incelemektir.
MANGA VE ANİMELERİN TARİHSEL
GELİŞİMİ
“Bizim dinimiz yoktur. Bizim
sadece eğlencenin gücüne ihtiyacımız vardır”
Takahashi
Manga ve anime Japonya’nın sanayileşmesi ile ortaya
çıkmıştır. Animeyi Japon toplumundaki değişiklikleri, toplumsal siyasal ve
kültürel çalışmaları ve yeni tüketim eğilimlerini izlemenin bir haritası olarak
kullanmak mümkündür.
- İkinci Dünya Savaşı sonrası: İşgal
Kuvvetleri, popüler kültür ürünlerine sansür uygulamışlardır. Hiroşima ve
Nagasaki’ye, Amerika tarafından atılan atom bombalarıyla ilgili haber yapılması
yasaklanmıştır (Binark: 2002).
- 1950’li yıllar Japon toplumunun Amerika
orta sınıfının yaşam standardı ile karşılaştığı ve bunlara özendiği yıllardır.
Godzilla adlı yapım Amerikanlaşma sonucunda, doğanın teknolojiye kurban
edilmesinin simgesidir (Binark: 2002).
- 1960’larda basın, yayın ve kağıt geri
dönüşüm teknolojisindeki gelişmeler popüler kültür metinlerinin dolaşımını
olumlu yönde etkilemiştir. Savaş sonrası üretmek, iç ve dış pazarlarda satmak ve
tüketmek Japonya’nın yeni ekonomik düzenidir. 1964’te Japon halkının yarısından
fazlası televizyon sahibiydi. Bu gelişmeler sonucunda sosyal bilinç oluşmuş ve
Amerikan-Japon Güvenlik Anlaşması’nı eleştiren manga ve animeler yayınlanmaya
başlamıştır (Binark: 2002).
- 1970’lerin başında 75 manga dergisi
vardı, toplam aylık satış 20 milyondu. Yine aynı dönemde kadınlar da manga
endüstrisine dahil oldular. Fakat 1973 Petrol Krizi’ni izleyen yıllarda
Japonya’ya eleştirel söylem yaygınlığını yitirdi ve birey, özel alana çekildi.
Bu yolla, Japonya’da ulus devletin gözetiminde kapitalistleşme ve hızlı
kalkınma, sözde homojen Japon orta sınıf yaratma projeleri ve toplumun siyasal
söylemlerden arındırılması devletin ana politikası haline geldi. Bu dönemde
Japonya’nın ideolojisi etnik-kültürel, milliyetçi bir ideoloji olan
Japonculuk’tur. 1970’li yıllarla birlikte yetişkin manga ve animeleri doğdu ve
Japonya pornografi pazarının farkına vardı (Binark: 2002).
- 1980’lere gelindiğinde 180’e yakın
pornografik içerik manga ve anime piyasaya sunuldu. 1980’lerin başında
enformasyon alanında tekno-milliyetçilik Japonya’nın resmi ideolojisi haline
gelmiştir. Böylece “popüler tarih” yeniden keşfedildi. Bu keşif, mangalara ve
animelere de yansıdı. Devlet televizyonu NHK’da bu tür ürünler yayınlandı. Bu
dönemde Japonya’da yeni insan tipi ortaya çıktı. Japon halkının tek tip bir orta
sınıftan oluşmadığı ve farklı tüketim tercihlerinin olduğu anlaşıldı. Beyaz
yakalı işgücünü hedef alan manga ve animeler doğdu. Ekonomik sorunlar,
doğal-insan-teknoloji ilişkisi anime ve mangalarda işlenmeye başladı (Binark:
2002). Yayıncılar ve mangakalar yetişkin mangasının ulusal/yerel politikaların
da ötesinde Japonya’nın uluslararası platformda temsili açısından büyük rolü
olduğunu gösterdiler. Morning’in editörü 1980’lerin ortasında politik yetişkin
mangasının söylemsel ve diplomatik potansiyelini fark ederek, yeni Japon
düşüncesini mangalarla bilinçli olarak vurgulamaya karar verdi. Ona göre bu
keşiften sonra doğan en büyük değişiklik 1988’de başlayan sessiz hizmetti.
Japonya’nın diğer ülkelerle ilişkileri sessiz hizmet çerçevesinde tekrar
değerlendirildi. 1980’lerde Japonya yeni bir süper güç haline geldi. Japonya’nın
üzerinde konuşmaya değecek bir ordusu yoktur. Sadece güçlü bir ekonomisi vardır.
ABD’deki rakiplerini geride bırakmalarını sağlayan ise Japon firmalarının
entelektüel birikimleri ve mühendislik bilgileridir.
- 1990’ların Japonya’sı ise hem tüketim
toplumu, hem de enformasyon toplumudur. Enformasyon toplumunun başlıca özelliği,
toplumsal ve ekonomik yapıların örgütlenme ve işleme mekanizmalarının
enformasyon ve enformasyon teknolojileri temelli hale gelmesidir. 1990’ların
Japonya’sında tüketim sadece gerçek bir ürünü satın almak değildir. Tüketim ile
birlikte imgelerin sunduğu yaşam biçimini simgesel olarak üstlenmektir. Bu da
Japonya’nın tüketim toplumu oluşunun göstergesidir. Japonya’da yaşayan Kore
asıllı etnik azınlık kamusal alana dahil olmaya çalışmaktadır. Japon
feministlerinin de ataerkil toplumsal yapıyı dönüştürmeye yönelik çabaları
kurumlaşmıştır
(Binark: 2002). Vampire Hunter D, 1992’de İngilizce’ye dublajlandı, ABD’de
vizyona girdi ve Amerikan televizyonlarında defalarca gösterildi. Böylece Japon
Animasyonunun Batı’da popülerleşmesinde önemli bir rol üstlendi (Özkaracalar:
2002). Manganın yabancılar tarafından Japon kültürünü ifade eden bir form olarak
kabul edilmesi, manganın Japonya içinde kültürel bir ürün olarak kabul
edilmesini sağladı. Politik ve ekonomik ifadeler taşıyan yetişkin mangaları ve
serileri Japonya’nın yurtdışındaki imajı ile bağlantılı hale gelmiştir.
Bilgilendirici manga kitapları mesajların uluslar arası düzeyde anlaşıldığından
emin olmak için İngilizce ve Fransızca’ya çevrildi. 1990’ların ilk yarısında The
Washington Post, Le Monde, The Observer gibi yabancı dergilerde mangalarla
ilgili yazılar çıktı. “Made in Japan” gibi kitaplar, Japon Kültürel Çalışmaları
bölümlerinin kütüphane raflarında yerlerini aldılar. Diğer bilgilendirici
mangalar ise Japon hükümeti çalışanlarının, yabancı ülkelerin diplomatlarına
hediye ettikleri kültürel ürünler haline geldiler. Merkezi Tokyo’da olan
Mandarake Incorporated adlı anime ve manga ürünleri satan firma küresel bir
yayılma gösteriyor. 1999’da Los Angeles’ta ve 2001’de Bolonya’da şubelerini
açtı. Bu firmanın sahibi Masuzo Furukawa, Japonya’nın bu ürünlerin dağıtımına
büyük önem verdiğini, Japonya’daki bir ürünün ABD’de satılması ile arasında
zaman farklı olmadığını söylüyor. Anime ve manga karakterlerinin, MTV
grafiklerinde, sokak modasında, barlarda hatta müzelerde karşımıza
çıkabileceğini ekliyor.
- 2000’lerin Japonya’sında egemen ve
bağımlı sınıflar arasında rızanın sağlanması ise kimlik farklılıklarının
onaylanması ile gerçekleşmektedir. Bu onay farklı taleplere yönelik, farklı
kişisel ve yerel malların piyasaya sunulması ile mümkün olmaktadır. Popüler
kültür ürünleri örnekleri olan manga ve animeler Japonya’nın ve Japon olmanın
popüler olarak kutsanmasında rol oynar (Binark: 2002). Berlin Film Festivali’nin
en büyük ödülünü ve Oscar ödüllerinde En İyi Animasyon Filmi ödülünü, Hayao
Miyazaki’nin “Spirited Away” adlı animesi aldı. Japon anime stili çizgi
filmleri, ABD kablolu TV’lerinin okul sonrası ve cumartesi sabahı yayınlarının
çoğunu doldurmaktadır. 2001’de Japonya’da hala gelirler ve hayat kalitesi
yüksek, yaşam süresi ise uzundu. Ancak yen ve gayri safi milli hasıla düşerek 17
yıl öncesinin rakamlarıyla eşitlenmişti. Çalışan nüfus ile, işsiz nüfus
birbirine eşitti. IMF, Tokyo Bankaları’nın itiraf ettiklerinden bile daha kötü
durumda olduğuna inandıkları için araştırma başlattı. Japonya günümüzde tekrar
süper güç haline gelerek, küresel ölçekte kültürel etkisini gösteriyor. Pop
müzikten, elektronik ürünlere; animelerden mangalara, mimariden modaya eskisine
göre daha büyük bir kültürel güç olarak karşımıza çıkıyor. Pek çok metropol gibi
Tokyo da Amerikan ürünleri satıyor. Matrix gibi Hollywood filmleri James
Cameron’un Dark Angel’ını da içeren TV dizileri Japon animelerinden
esinlenmektedir. Çizgi film ve video oyunu olan Pokémon 65 ülkede yayınlanıyor
ve 30’dan fazla dile çevrildi. Hatta Time Dergisi’nin kapağı oldu. Japonya
1980’lerdeki ekonomik süper güç olma özelliğini yitirmiş olsa da, günümüzde pop
müzikten elektronik eşyalara, mimariden animelere kadar uzanan geniş bir alanda
kültürel süper güç olma şerefine erişti. Japonya’nın kültürel gücü Amerika’nın
kapitalist ve bireyselci etkisinden çok daha farklıdır. Japonya, Fransa gibi
yegane kültürel ve ulusal karakterini yitirmekten korksaydı kültürel etkisi
Japonya dışında görünmez olacaktı.
Japon Medyası’nda Sansüre Dair İki
Zıt Yaklaşım: Stereotip Perspektif ve Batılılaşma
Perspektifi
“Japon Medyası’nda Sansür: Bir Anket Raporu” adlı
çalışmanın sahibi olan David Kowalewski’ye göre, Japon medyasının sansüre ve
denetim mekanizmasına ilişkin tutumuyla ilgili olarak iki genel kanı vardır:
Geleneksel ve kapalı bir toplumun özgürlük ve açıklık gibi değerleri göz ardı
edeceğini öne süren “Stereotip/Basmakalıp Perspektif” ve bunun tamamen tersi bir
yaklaşımla özgürlük ve açıklık gibi değerlerin bu toplumlarda köklendiğini
savunan “Batılılaşma Perspektifi”. Herzog gibi, Stereo tip yaklaşıma sahip olan
yazarlar, Japonya’yı muhafazakar ve çelişkileri göz ardı eden bir toplum olarak
nitelendirirler. Haklara ve özgürlüklere dair uzun süreli bir geleneğe sahip
olmayan ülkelerin medyaları sadece göstermelik bir bireysellik gösterirler ve
tek sesli olurlar. Fukushima ise Japonya’da medya çalışanlarının da elit
kesimden olduklarını, bu nedenle kendileri gibi elit olanları eleştirmekten
kaçındıklarını savunur (Fukushima: 1989). Batılılaşma Perspektifi’ne sahip olan
Kerbo ve Mc Kinsky’e göre ise Japonya kültürel yeganeliğini de muhafaza ederek,
Batı’nın demokratikleştirici normlarını içine sindirmiştir. Bu yaklaşıma göre,
Japon medyası, kamuoyunun haklarının “bekçi köpeği” olma görevini başarıyla
yerini getirmiştir. Kowalewsky, hepsi üniversite mezunu olan Japon medya
çalışanlarına uyguladığı anket ile Japon medyasının sansürcü olmaktan uzak
olduğu verisine ulaştı. (Kowalewsky’nin bulguları için bkz. Ekler.)
Bunun yanında Japon medyasında kadın çalışanların
daha demokratik, dolayısıyla daha az sansür yanlısı olduğunu ve rekabet,
anti-faşizm, anti-konformizm ve cinsiyetin sansürle dolaylı ama ölçülebilir bir
bağlantıya (negatif korelasyon) sahip olduğunu ortaya koydu. Japonya’nın genel
olarak “Konsensüs Politikasına” sahip olduğu iddia edilir. Ancak günümüzde Japon
medya raporları bu konsensüse aykırı veriler ortaya koymaktadır. Yani Japon
medyası üzerine yapılan çalışmalar, medyanın kamuoyunun bilme hakkına büyük
oranda saygı gösterdiğini ortaya koymasına karşın, pek çok rapor da medya
davranışlarının bu idealden çok uzak olduğunu göstermiştir.
TARİHTEN BUGÜNE JAPON MEDYASINDA VE
ANİMELERDE SANSÜR VE DENETİM MEKANİZMALARI
“ANİMELERİN YASAL ÇERÇEVESİ: 175.
MADDE”
Japonya’da sansür Tokugawa döneminde (1603-1867), odunlar
üzerine çizilen resimlere uygulanmaya başlandı. Ahlakçılar ve sanatçılar
arasındaki savaş o zamandan günümüze süregelmiştir. Meiji Restorasyonu’nundan
sonra 1889’da “modern” hükümet yeni bir anayasa çıkardı. Bu anayasa
hazırlanırken, ABD yerine Prusya (Almanya) ve İngiltere örnek alındı. Hükümet
kendisine karşı yazılara yer vermemesi için gazeteleri denetlemeye başladı.
1880’lerde Ceza Kanunu hazırlandı ve “kamu ahlakına aykırı” ibaresinden yola
çıkan 175. Madde’ye yer verildi. Bu madde günümüzde de uygulanmaktadır. Bu
maddenin uygulanışı o kadar uç noktalara vardırılmıştır ki, Renoir ve Manet’nin
resimlerindeki çıplaklıklar bir parça kumaşla kapatılmıştır. Zamanla denetim
kurulları ve Japon Mahkemeleri “edepsizlik” ve “kamu ahlakı üzerinde zararlı
etkisi olan” ibarelerini biraz gevşettiler. Çünkü bu süreç içerisinde kamuoyunun
değer yargıları değişmişti.
1960’lardan beri Japonya’da eğlence amaçlı medya
cinsellik ve şiddet içeren görüntüleri ile yurtdışında kötü bir üne sahip. Bu
içeriğe özellikle animelerde, mangalarda, filmlerde ve video oyunlarında
rastlanıyor. 1870’lerin başında Japon film endüstrisi çok miktarda cinsellik ve
şiddet içeren filmler yaptı ve bunları piyasaya sundu. Bu tarz filmlerin
etkilerini Japon toplumunda görmeyi bekleyenler ise böyle bir etki ile
karşılaşmayınca şaşırdılar. Japon toplumunda ulusal birlik, onur ve değerlerle
ilgili olarak hükümet duyarlılığa sahiptir. Hükümet çalışanlarına ve
politikalarına, aileye ve dine saygı göstermek şarttır. Bu konularda eleştiri
yapmak geleneksel toplumsal kurallara ve toplumun varlığına bir tehdit olarak
algılanır. Bir kamu politikası olarak bütün konuların tartışılması ancak
kültürel ve politik değerlere saygı çerçevesinde mümkündür. Zamanla bireysel
haklarla ilgili konuları benimsemelerinin sonucu olarak 1947 Japon Anayasası’na
“bireyin hak ve özgürlüklerini” gözeten 19-23. Maddeler eklendi. Ancak bu haklar
geniş bir topluluğun ihtiyaçları çerçevesinde göz önüne alınmalıydı. Bu hakları
keyfi şekilde topluluk huzuru pahasına kullanamazlardı. Her ne kadar, Madde
21’de “sansür uygulanmayacaktır” ibaresi yer alsa da, hükümet otoriteleri
toplumsal hijyen/temizlik gerekçesiyle 1907 Suç Kodları’na müstehcen ürünlerin
satış ve dağıtımıyla ilgili olarak Madde 175’i eklediler:
“...müstehcen yazıları, resimleri veya diğer tüm benzeri
malzemeleri satan veya aynı şekilde kamuya gösterenler hapis veya para cezası
ile cezalandırılacaklardır. Bu uygulama satış amacıyla bu tür malzemelere sahip
olan kişileri de kapsamaktadır.”
Ancak ne hükümet, ne de yargı “müstehcen malzemenin” açık
bir tanımını yapmıştır. Bunun yanında bu malzemelerin kamu ahlakına ne tür bir
zarar verdiği de belirtilmemiştir. Ancak konulan bu standartların Batı
standartları olduğu açıktır. Yabancı ürünleri bu kurallara tabi tutarken de bazı
sorunlarla karşılaşılmıştır. Örneğin bir Fransız sanat filminde Fransızca’nın
kendine has incelikleri ile ifade edilmiş müstehcen çağrışımları tamamen dilin
sanatsal kullanımını zedelemeden sansürlemek çok zordur. Japon müstehcenlik
yasası yerel yönetimin, Gümrük Bürosu’nun ve denetim komisyonun görevidir.
Gümrük Bürosu, filmleri de içeren ithal ürünlerin müstehcen olup olmadığını 1910
tarihli Gümrük Standartları Kanunu’nun 21. Maddesi’ne göre denetler. Burada
müstehcenliğin ölçütü “cinsel isteği artırma, tiksinti ve utanç duyguları
uyandırma” olarak belirlenmiştir. İkinci Dünya Savaşı süresince ve 1980’lere
kadar Gümrük Bürosu yetkisini bu tarz görüntüleri kesmek ve bulanıklaştırmak
şeklinde sürdürdü. Ancak ciddi sanatsal
içerikler sansüre tabi tutulmamaktadır. Film sektöründe ülkeden ülkeye değişen
standartların, kuralların olması her ülkeyi kendine ait gönüllü sansür
organizasyonları kurmaya ve film yapımcılarını bu standartlara uymakla yükümlü
tutmaya yöneltmiştir (Salt: 2000). Anime filmler de bu standartlara uymak
zorundadırlar. 1970’lerde Voltes V, G-Force ve Mazinger Z gibi bazı animeler
“politik temaları” Filipinler’de nedeniyle yasaklandılar. Haiman’a göre sansürün
amacı bireyleri ahlakın çöküşünden kurtarmaktır. Bu nedenle, animeler de diğer
TV ve sinema gösterileri gibi “ahlaka ve hukuka aykırı, edepsiz, suça ve şiddete
yönlendirici” olduklarında sansürlenirler (Resmi Emir No 1986, 2001). Aynı
şekilde animelerde pornografi ve şiddetin gösterilmesi silahlara,
uyuşturuculara, sigaraya ilişkin çelişkili mesajlar sunulması, suç ve suçluların
yüceltilmesi yasaktır.
175. Madde’nin
Getirdikleri
Animelerin de, uymakta yükümlü oldukları Japon Suç
Kodu’nun 175. Maddesi insanları müstehcenlikten korumak için hazırlanmıştır. Bu
yasa, Japon insanına göre fazla muhafazakardır. 175. Madde’ye göre “her tip
görsel sanatta cinsel organların gösterilmesi yasaktır”. Bu yasanın yürürlükte
olması nedeniyle Japonya’da satılan cd’lerde çıplak karakterlerin cinsel
organları siyah noktalarla kapatılmıştır. Bu noktadan hareketle bazı ilginç
sonuçlar doğmuştur [29].
Japon anime sanatçıları, sansürü tam tersi bir işlev için
kullanarak sansürlenen sahneleri daha belirgin hale getirmişlerdir. Örneğin Rei
Rei (1993) adlı animede bir karakter “şimdi ruhundaki gerçeğe gözlerini aç”
demekte ve kamera aşağı doğru kayarak, karakterin (sansürlenmiş bir şekilde)
çıplak olduğunu göstermektedir. Böylece, çıplaklık “açıkça” gösterilmiştir.
- Kuzey Amerika için üretilen erotik animeler ise
noktalarla sansürlenmemektedir.
TV ve Sinema İçerikleri Yaşa Göre
Sınıflandırılışı
1. GP (General Patronage) : Tüm izleyicilerin
izleyebileceği programlar
2. PG (Parental Guidance): Sadece ebeveynlerin
gözetiminde izlenebilen programlar
3. R (Rated): Sadece yetişkinlerin
izleyebileceği programlar
- Animeleri Disney animasyonlarından ve diğer Amerikan
çizgi filmlerinden ayıran temel nokta da, animelerin, sadece çocuklar için
üretilmemesidir. ABS-CBD kanalı yetişkinler için yapılan Evangelion’u çocukların
en çok televizyon izledikleri saatler olan öğleden sonra kuşağında göstermiş ve
sansürlemiştir.
- Escaflowne adlı oldukça ünlü bir animeyi FOX, çocuk
kuşağında sansürleyerek yayınladı ve yetişkinlere hitap eden bu seriden çocuklar
bir şey anlamayınca rating düştü ve seri çocuk kuşağından kaldırıldı.
- Filipin televizyonu RPN 9, Dragon Ball adlı ünlü animeyi
İngilizce’ye çevirirken bazı argo kelimeleri değiştirmiştir. Ancak anime
severler ve sansürü karşıtı olanlar “hangi 8 yaş üstü çocuk bu kelimeleri
bilmez? Cinselliğe ve şiddete dair olaylara tanık olmaz?” sorusunu soruyorlar.
Zaten Dragon Ball, PG grubu bir programdır. Bu tür programların izlenmesi aile
kontrolü altında gerçekleştirilir. Bu nedenle ayrıca bir sansüre gerek yoktur.
Şiddet ve cinsellik dışında ırkçılık, eşcinsellik ve savaş da aynı şekilde
animelerde sansüre uğratılan konulardır.
Angel Cop ırkçı, Cardcaptor Sakura ise eşcinsel imalarından
dolayı sansüre uğramıştır.
- Sailor Moon’un eşcinsel karakterleri nedeniyle bir çok
ülkede bir çok yeri kesilmiştir. Bunu engellemek için değişik ülkelerde
kampanyalar yapılmıştır.
- Lisansı, Nelvana adlı Kanada şirketine ait olan Card
Captor Sakura (CCS) adlı animede eşcinsel ilişki olduğu için, animeyi
sansürledi.
- Ayrıca bazı ülkelerde, karakterler arasında duygusal bir
ilişkinin olabilmesi için karakterlerin belli yaş sınırının üzerinde olması
zorunluluğunu getirdiler.
SONUÇ
Sıradan izleyicilerin tersine, anime hayranları farklı
konularda animeler aramakta ve bunlara internetten ya da orijinal mangalardan
ulaşmaya çalışmaktadırlar. Bu anlamsız sansür hareketlerini protesto ederek
“anime bir sanat türüdür. Çizerlerin ve yazarların bir dizi veya sinema filmi
yaparken sanatsal bir amaçları vardır. Animeler sansürlendiklerinde özgün hikaye
bozulur. Yaratıcının vermek istediği anlam bozulur” demektedirler. Bu animelerin
asıl hedef kitleleri anime hayranlarıdır. Eğer bu kişiler bir animenin aslının
bozulduğuna inanırlarsa, o anime zaman ve para kaybı olacaktır. Bu tür animeler
için video mağazaları vardır, ancak bu mağazalarda satılan animeler bile sansüre
uğramaktadırlar. Madem sansür ahlakın avukatlığını yapma amacını güdüyor,
entelektüel düşünme hakkına engel olmanın da ahlak dışı olduğu neden
düşünülmüyor? Bizim eğlence olarak kabul ettiğimizi kendisi belirlemeye
çalışarak sansür, bizim eğlence konusunda karar verebilecek yetide olmadığımızı
iddia etmektedir. (Regidor: 2000)
Cinsellik ve şiddetin ne zaman sanat ve zaman “ahlaka
aykırı” olduğu sorusuna yanıt vermek oldukça güçtür. Ancak bence bunu
belirleyecek olan o ürünün hedef izleyici kitlesidir. Bu ürünler eğer
izleyicileri tarafından sanatsal bulunuyorsa sansüre tabi tutulmamalıdırlar.
Düzenleyicilerin bu sanat türüne yabancı insanlar ve kuruluşlar olarak, bu
konuda nesnel ve doğru bir değerlendirme yapmaları mümkün değildir. Bu ayrımın
kültürden kültüre, hatta aynı kültür içerisinde zaman içerisinde değişiklik
göstermesi kaçınılmaz olduğu için Ceza Kanunları da geçerliliklerini çok kısa
süre içerisinde kaybetmektedirler. Aynı zamanda bu kanunlar, sadece kanun
hazırlayıcılarının fikirlerini içermeleri açısından yetersizlerdir.
Bu nedenle hazırlanan kanunlarda, izleyicilerin
görüşlerine de yer verilmeli, zamana göre uyarlanabilecek esnek kurallar
konulmalıdır. Yurtdışına pazarlanacak ürünlerde ise, o ülkelerin sosyo-kültürel
yapılarına dikkat edilmelidir.
ŞEMALAR
Şekil 1 (Japon Kültürü, Güvenç,
B.)
Ulusal (NHK) Radyo ve TV Programları
(Zaman)
| Yayın Türü |
Radyo (%) |
TV (%) |
| Haber |
39,5 |
32,5 |
| Eğitim |
1,4 |
16,4 |
| Kültür |
30,4 |
25,6 |
| Eğlence |
28,7 |
25,3 |
Şekil 2 (Japon Kültürü, Güvenç,
B.)
| Hafta Günleri / (saat:dakika) |
Medya |
Pazar Günleri /
(saat:dakika) |
|
3:19 |
TV |
4:11 |
|
35 |
Radyo |
31 |
|
20 |
Gazete |
17 |
Şekil 3: Kowalewsky’nin
bulguları
| “Her zaman sansür yaparım”
diyenler |
(%) 0 |
|
“Genellikler sansür yaparım” diyenler |
(%) 2 |
| “Bazen sansür yaparım” diyenler |
(%) 21 |
| “Nadiren sansür yaparım” diyenler |
(%) 30 |
| “Asla sansür yapmam” diyenler |
(%) 47 |
Kaynaklar:
- Alexander, J (2000). “Obscenity, Pornography, (and
Violence): Rethinking Oshima’s In The Realm of the Senses”,
http://www.tulketh.high.btinternet.co.uk/kimota/reviews/n_erotic.htm.
- Aydın, Burak. “Aa-nii-mey (Anime), Men-gaa
(Manga)”.
- Aydın, Burak. “Japon Animasyonu-Anime”.
- Aydın, Burak (2002). “Japonların Sonsuz Hayalleri ve
Canlı Çizgileri”, Geceyarısı Sineması. Ankara.
- Binark, Mutlu (2002). “Neden Japon Popüler Kültürü?
Neden Manga?”, Çizgili Hayat Kılavuzu. Der. Levent Cantek. İletişim Yayınları:
İstanbul.
- Bredhoff, Stacey (1991). “Draw!: Political Cartoons From
Left To Right”. Washington DC: National Archieves.
- Cantek, Levent (der.)(2002). Çizgili Hayat Kılavuzu.
İletişim Yayınları: İstanbul.
- Corliss, R (1999). “Amazing Anime”, Time. New
York.
- Erdemir, Elif (1993). Culture Space Relationship:
Japanese Traditional Resident Interiors. Ankara: The Department of Interior
Architecture and Environmental Design and Institute of Fine Arts İn Bilkent
University.
- Gülnay, Reha (1986). “Tarihsel Gelişim İçinde Japon
Kültür ve Sanatı”. İstanbul: Yıldız Teknik Üniversitesi.
- Güvenç, Bozkurt (1989). Japon Kültürü. Ankara: Türkiye
İş Bankası.
- Hirono, Kyoko (1992). “Mr. Smith Goes To Tokyo: The
Japanese Cinema Under The American Occupation”. Washington DC: Smith Sonian
Institute.
- Ishiromori, S. (1998). Japan Inc: An Introduction To
Japanese Economics: The Comic Book. Berkeley: University of California
Press.
- Jingxiang, Xu (1990). 200 Cartoons From China. Beijing:
China Today Press, 1990.
- Kowalewski, D (1999). Asian Affairs: An American Review
içinde, Censorship in the Japanese Media: A Survey Report. New York.
- Muratoğlu, Erhan (1993). A Sociological Study: Comics as
the Sign of Popular Culture in the 20th Century. Ankara: Bilkent
Üniversitesi.
- Özkaracalar, Kaya (2002). "Vampir Avcısı D: Kanşehveti",
Altyazı.
- Pointon, S. (2000). “Orgasm as Acocalypse: Urotsukidoji:
The Legend of the Overfiend”, http://www.pornquest.com/secco/anime/animefaq.html
.
- Regidor, M. (2001).“Anime Censorship: Otaku’s View”,
http://www.studioproteus.com/mangasex.html .
- Reyes, L. (2000).
http://www.pitt.edu/zander/oshimapaper.html , Akatod Retail.
- Saito, Hideo (1992). Cartoon Design. Tokyo: Bijutsu
Shuppan-Shal, 1992.
- Server, Lee (1999). Asian Pop Cinema: Bombay To Tokyo.
San Francisco, California: Chronicle Books.
- Smoadin, E (1993). Animation Culture: Hollywood Cartoons
From The Sound Era. New Jersey: Rutgers University Press.
- Tebbult, J. (2000) “Video Vulture”,
http://www.ocf.berkeley.edu/~animage/v3ixKF.html .
- http://abpea.no-ip.com/ABPEA_FAQ.html
- http://heavenspit.com/bishooneen/article2.html
- http://www.akadot.com/article/article-censorship1.html
- http://www.animeagency.com/features/7.php
- http://www.greatwest.ca/ffwd/Issues/2000/0210/vid2.htm
- http://www.nzwritersguild.org.nz/overfiend.html
Bu yazı, 27 Nisan 2002’de Ankara’da 3. Japon Animasyon
Günleri çerçevesinde Alpin tarafından yapılan "Miyazaki Hayao" sunuşunun
metnidir.
Anime manga
dünyasının yaşayan efsanesi Miyazaki’yi tüm yönleri ile incelemenin ne
kadar zor olduğu ortada. Ancak tüm dünyayı etkileyen bunca filme imza atmış olan
bu derece yetenekli bir sanatçının hayatını, beğendiği ya da karşı çıktığı
çalışmaları, eserlerinde sık rastlanan temaları bilmeden filmlerini izlemenin
bir eksiklik olduğunu düşünüyoruz. İşte size bu üstün yetenekli sanatçıyı daha
iyi anlamak ve yorumlamak için bir rehber.
Hayatı Ve Eserleri
1941 yılında Tokyo’da doğmuş olan Miyazaki, ailesinin 4 erkek
çocuğunun ikincisidir. Babası savaş uçakları için parça üreten bir şirketin
yöneticisiydi. Şirketin sahibi ise Miyazaki’nin amcasıydı. Zeki ve aydın
bir kadın olan annesi ise spinal tuberculosis adlı bir hastalık nedeniyle
1947-1955 yılları arasında (yani tam 9 yıl) hasta yatmıştı.
Miyazaki
1958 yılında, ilk renkli anime filmi olan Hakuja Den’i izler ve bu filmin
etkisi altında kalarak animasyon ile ilgilenmeye başlar. Ayrıca, çizgi roman
çizeri olmak ister, ama o güne kadar sadece uçak ve savaş gemileri çizdiğini
ancak hiç insan figürü çizemediğini fark eder.
1962 yılında Gakushuin Üniversitesi adlı özel bir kolejde uluslararası
ilişkiler ve ekonomi okumaya başladı. Japon imparatorluk ailesiyle yakın bağları
olan bu üniversitede okurken Marksist düşünceden etkilenir. Bu arada okuldaki
çocuk edebiyatı çalışma grubuna katılır.
Ertesi yıl okuldan
mezun olduktan sonra, Toei Animasyon Şirketi’nde animatör olarak
çalışmaya başlar. Şirkette en alt seviyede çalıştığı halde, üstün yeteneğiyle
kısa sürede üstlerinin ilgisini çeker. 1964 yılında çekilen Okami Shonen Ken
(Wolf Boy Ken) adlı TV serisinin yönetmenliğini yaparken ilk defa
Miyazaki ile çalışma fırsatı bulmuş olan TAKAHATA Isao ile beraber
şirket sendikasında çalışmaya başlar. Bu birliktelik, günümüze kadar süren çok
önemli bir beraberliğin başlangıcı olmuştur. 1964 yılında Toei şirketinin
sendikasında genel sekreter olan Miyazaki, yine kendisi gibi bir animatör
olan ve ileride evleneceği OTA Akemi ile çıkmaya başladı.
1965 yılında Takahata ve animasyon yönetmeni OTSUKA Yasuo
ile Taiyo no Oji Horus no Daiboken (The Little Norse Prince Valiant)
adlı anime filmi üzerinde çalışmaya başladı. O sıralarda sinema sektörünün
gerilemesine neden olan TV serileri ile başa çıkabilmek için, Takahata ve
Otsuka projenin planlama çalışmalarına tüm takımın katılmasını
önermişlerdi. Bu Miyazaki için yeteneğini göstermek için mükemmel bir
şanstı.
Elde ettiği
bu imkanı çok iyi kullanan Miyazaki, filmin yapımında kilit rol oynadı.
1968 yılında gösterime çıkan ve kısa konu olarak bir büyücüye karşı ailelerini
korumaya çalışan köylülerin çabalarını anlatan bu film, aldığı olumlu
eleştiriler ve kazandığı ün ile Miyazaki’nin kariyeri için önemli basamak
oluşturdu. Ama gerçekte 8 ayda tamamlanması planlanan ancak 3 yıllık yoğun bir
çalışmanın sonunda tamamlanan film çok iyi eleştiriler alıp, bir çok
organizasyon tarafından tavsiye edilmiş olsa da yapımcı şirket Toei bu
filmi sadece ve sadece 10 gün boyunca sinemalarda sergiledikten sonra,
gösterimden kaldırdı. Film, animasyon devi Toei’nin tarihinde en az
hasılat getiren film olarak tarihe geçti ve bir daha da Takahata’nın
Toei’de film yönetmesine izin verilmedi.
1969 yılında,
Charles Perrault’un Çizmeli Kedi adlı kitabından yola çıkılarak
hazırlanan Nagagutsu wo Haita Neko (Puss in Boots) adlı anime filminde
Miyazaki animatör olarak görev aldı ve filmin yapımında kilit rol oynadı.
Film Moskova Film Festivali’nde ödül kazandı.
1971 yılında,
Miyazaki ve Takahata Toei’yi terk ederek yeni bir animasyon
şirketi olan A-pro’ya katıldılar. Burada, Astrid
Lindgren’nin Pippi Longstockings adlı hikayesinden bir anime
yapmak isteyen ikili, Tokyo Movie şirketinin başkanı ile beraber İsveç’e
giderek kitabın lisans haklarını satın almak istedi ancak başarılı olamadılar.
Bunun üzerine, Miyazaki ve Takahata beraber 1972 yılında Panda
Kopanda (The Adventures of Panda and Friends) adlı filmi yaptılar.
1973 yılında
Miyazaki ve Takahata A-pro’yu terk ederek Zuiyo Pictures
şirketine katıldılar. Burada, ülkemizde de gösterilmiş olan Alps no Shojo
Haiji (Heidi) adlı TV anime serisini yaptılar. 19 yüzyılda Alp dağlarında
yaşayan bir kızın hikayesini anlatan hikaye, çok büyük bir başarı kazandı. Bu
aslında Sekai Meisaku Gekijou (World Masterpiece Theater) adlı bir
projenin başlangıcıydı. Bu proje çerçevesinde dünya çocuk edebiyatından çok
sayıda klasik eserin TV animasyon serileri hazırlanmıştı. Miyazaki bu
serilerden beşinde sahne dizaynı, sahne organizasyonu gibi değişik görevler
aldı. Yapımlarının üzerinden 25 ila 30 yıl geçmesine rağmen hala dünyanın
değişik ülkelerinde gösterilmekte ve ilgi görmekte olan bu seriler, Japon
animasyonlarının yüzakı olarak görülmektedir. (World Masterpiece Theater projesi
aslen 1997 yılına kadar sürdü ve bu sürede 24 seri hazırlandı. Miyazaki bu 24
seri arasından beş serinin yapımında görev almıştı.) Proje kapsamında yapılmış
olan bu serilerden, ülkemizde en son ShowTV’de Akage no An (Anne of Green
Gables) adlı seri gösterilmişti. CNBC-e’de ise halen her pazartesi akşamı
nostalji kuşağında Heidi izleyicileri ile buluşuyor.
Miyazaki’nin bu
projede görev aldığı seriler, sırasıyla şunlardır:
1) Alps no Shoujo Haiji
(Heidi, Girl of the Alps) (1974)
2) Furandaazu no Inu (A
Dog of Flanders) (1975)
3) Haha wo Tazunete
Sanzenri (3000 Miles in Search of Mother) (1976)
4) Araiguma Rasukaru
(Rascal the Raccoon) (1977)
5) Akage no An (Anne of
Green Gables) (1979)
1978 yılında ise
Miyazaki, World Masterpiece Theater projesinden ayrı olarak senaryosunu
kendisinin yazıp yönettiği Mirai Shounen Konan (Future Boy Conan) adlı TV
serisini yaptı. Seride, gelecekte büyük bir felaketin ardından yok olmaya
başlayan dünyada, şans eseri çok az sayıda kişinin kaçabildiği yaşanabilir bir
adadaki Conan adlı bir oğlanın hayatı anlatılmaktadır.
1979 yılında
Lupin III adlı bir anime serisi için Lupin III Cagliostro no Shiro
(The Castle of Cagliostro) adlı filmi yaptı. Bir hırsızın maceralarını anlatan
ve ilk yönetmenlik yaptığı film çok büyük bir gişe başarısı yakaladı.
1981 yılında,
Meitantei Houmuzu (Sherlock Hound) adlı bir TV serisin senaryosunu yazıp
yönetmenliğini yapmaya başladı. Ama Sherlock Holmes’ün yazarı Sir
Arthur Conan Doyle’nin varisleriyle yaşadığı telif hakkı sorunları nedeniyle
6 bölüm yapıldıktan sonra serinin yapımına 3 sene ara verildi. Telif sorunları
çözüldükten sonra ise seriyi tamamlama görevi Miyazaki ve ekibi yerine
başka bir ekibe verildi. Bu hazırladığı son TV serisi oldu.
Miyazaki’yi uluslararası üne kavuşturan film ise 1984 yapımı
Kaze no Tani no Nausicaa (Nausicaa of The Valley of The Wind)’dır.
Miyazaki’nin aynı isimli mangasından uyarlanan ve çok sayıda ödül alan
filmde, gelecekte dev böceklerle dolu zehirli ormanların her yeri kapladığı
dünyada, aç gözlü insanların doğayı ve kendi halkını yok etmesini önlemeye
çalışan bir prensesin hikayesi anlatılmaktadır. Miyazaki bu eserini
hazırlarken Darwinizm'den etkilenmiş olduğunu, dinazorların
neden yokolduğunu düşündüğünü ve endüstrileşmenin insanoğlunun sonunu
getireceğine inandığını belirtmekte.
Nausicaa’nın ardından Takahata ile birlikte 1985 yılında
Studio Ghibli adını verdikleri kendi animasyon stüdyolarını kurdular.
1986 yılında ise Miyazaki, Studio Ghibli’nin ilk filmi olan
Tenku no Shiro Laputa (Laputa: Castle In The Sky) filmine imza attı.
Filmde gökyüzünde uçtuğuna ve içi hazinelerle dolu olduğuna inanılan Laputa adlı
kayıp bir adaya ulaşabilmek için yapılan savaş anlatılmaktadır.
1988 yılında,
hikayesini kendisinin yazdığı Tonari no Totoro (My Neighbor Totoro) adlı
filmi yönetti. Bu filmde iki kız kardeşin büyülü orman yaratıklarıyla olan
maceraları anlatılmaktadır. Filmde, kızların annelerinin hastanede hasta yatması
ile kendi annesinin hastalığına göndermeler yapmıştı; filmdeki kızların annesi
gibi, Miyazaki’nin annesi de Miyazaki’nin gençliğinde uzun süre hastanede
yatmıştı. Totoro, Nausicaa kadar gişe başarısı yakalayamamış olsa
da animasyon klasikleri arasındaki yerini almıştır. Japon ulusal yayın kuruluşu
NHK’nın yapmış olduğu bir ankette Totoro, tüm zamanların en çok sevilen
Japon filmleri kategorisinde KUROSAWA Akira’nın The Seven Samurai
filminin ardından ikinci olmuştur.
1989 yapımı
Majo no Takkyubin (Kiki’s Delivery Service) adlı filmi çok büyük bir gişe
başarısı yakaladı. Filmde 13 yaşındaki Kiki adlı küçük bir cadı adayının
aldığı eğitim nedeniyle bir sene boyunca kendi başına yaşarken, başından geçen
maceralar anlatılmaktadır. Özellikle, yaşattığı 1930’ların atmosferi ve
etkileyici uçuş sahneleri ile ünlenen Kiki, 1989 yılının en çok gişe
hasılatı getiren Japon filmi olmuştur.
Miyazaki
üç yıllık bir aradan sonra Porco Rosso filmiyle geri döndü.
Miyazaki tarafından yazılıp yönetilmiş olan filmin konusu, 1920 yılında,
yani Birinci Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra Adriyatik’te geçmektedir.
Filmde, bilinmeyen bir nedenle domuza dönüşmüş olan Marco adlı bir usta
bir pilotun hava korsanları ile olan mücadelesi anlatılmaktadır. Uçmayı çok
seven Miyazaki, uçaklar ve uçuş teknikleri konusundaki bilgisini filme
çok iyi yansıtarak insanlara uçarken yaşanan heyecanı hissettirmeyi başarmıştır.
Bu film de büyük bir başarı yakalayarak yılın en çok gişe hasılatı getiren Japon
filmi olmuş ve ayrıca o güne kadar yapılan diğer tüm Japon animasyonlarını
geçerek, en çok hasılat yapan Japon animasyon filmi unvanını almıştır.
Miyazaki, 1995
yılında Studio Ghibli’nin Mimi wo Sumaseba (Whisper of The Heart) adlı
filminin senaryosunu yazdı. Filmde, yazar olmak isteyen 14 yaşındaki bir kız ile
İtalya’ya gidip violin yapımcısı olmak isteyen 15 yaşındaki bir erkek arasındaki
aşk anlatılmaktadır.
1997 yılında
çıkan Mononoke Hime (Princess Mononoke) ise çok büyük bir başarı
kazanarak 150 milyon dolarlık gişe hasılatıyla, ondan önceki lider olan E.T’yi
geçerek Japonya’da o yıla dek gösterime girmiş tüm yerli ve yabancı filmler
arasında birinci sıraya yerleşmiştir. Kurtlar tarafından yetiştirilmiş genç bir
kızın doğayı insanlardan korumak için verdiği mücadelenin anlatıldığı film,
kompleks konusu ve kullanılan animasyon teknikleri ile büyük ün kazanmıştır ve o
sıralarda Japon animasyonlarının Japonya dışındaki giderek artan popüleritesine
büyük katkıları olmuştur. Film, Japonya’nın Oscar’ı sayılan Japon Akademi ödülü
gibi çok sayıda ödül almış ve En İyi Yabancı Film Oscarı dalında Japonya’yı
temsil etmiştir.
Temmuz 2001’de
Sen to Chihiro no Kamikakushi (Spirited Away) ile Miyazaki
kariyerinin en üst noktasına ulaşmıştır. Mononoke, E.T’yi geçerek tüm
box-office sıralamalarında bir numaraya yerleşmiş ama bu liderliği, aynı yıl
çıkan Titanic filmine kaptırmıştı. Miyazaki bu son filminde Titanic’i de
geçerek liderliği tekrar geri aldı. Ayrıca film Berlin Film Festivali’nde büyük
ödülün ilk defa bir animasyon filmine verilmesi ile çok büyük bir ün kazandı.
Ardından Amerikan Sinema Akademisi tarafından verilen En İyi Animasyon Oscarı
ödülünü aldı. Filmde Chihiro adlı 10 yaşında şımarık bir kızın fantastik bir
dünyaya yaptığı yolculuk anlatılmaktadır.
Miyazaki’yi Etkilemiş Olan Kişiler Ve
Yapıtlar

TEZUKA Osamu: Miyazaki ilk başta bir manga-ka, yani
çizgi roman sanatçısı olmak istemiştir ve uzun süre Tezuka’nın
mangalarına hayran kalmıştı. Günümüz modern manga’nın kurucusu olan ve “Manga
Tanrısı” olarak adlandırılan ve Tezuka’ya hayran olması oldukça normal
bir şeydi. Ama Miyazaki bir gün gördü ki çizdiği tüm mangalar
Tezuka’nın mangalarının birer kopyasından öte bir şey değil.
Tezuka’nın fazla etkisinde kaldığını ve bu nedenle yaratıcılığını
kaybettiğini gören Miyazaki, bir gün buna son verip Tezuka’nın
kopyası olmaktan kurtulmak için, o güne kadar çizdiği tüm mangaları toplayıp
yaktı ve o andan itibaren Tezuka’yi ağır bir dille eleştirmeye başladı.
Miyazaki, aynı zamanda bir animatör olan Tezuka’nın eserlerinin
çok kötü olduğunu ve Japon animasyon endüstrisini aptallaştırıp yıktığını ileri
sürmektedir. Animasyonun “yaşayan efsanesi” Miyazaki’nin, “Manga Tanrısı”
olan adlandırılan Tezuka’ya bu denli nefret duyması çok ilginç bir
olaydır.

Disney: Miyazaki, Tezuka’yı
sevmediği gibi Disney’in filmlerini de sevmemekte, çünkü Disney filmlerinde
hikaye anlatımında sorunlar olduğunu düşünmekte. Ama Disney’in Silly
Symphonies gibi ilk eserlerini beğendiğini ve bunlardan etkilendiğini
belirtmekte.
Miyazaki, animatör olmaya karar verdiğinde hiç kimsenin
tarzını kopyalamamaya ve hep orjinal çalışmalar yapmaya karar verdiğini
belirtmekte. Disney tarzı çalışmalar yapan sanatçıların,
karakterlerini tombul ve yuvarlak hatlı olmaya zorladıklarını, parlak temel
renkler kullandıklarını ama kendisinin çizgiler üzerinde çok çalıştığını,
kullandığı renklerin daha zarif olduğunu, bu yüzden karakterleri üç boyutlu
görünmese bile daha canlı göründüğünü söylemiştir.
Miyazaki, bazen "Japonya'nın Walt Disney'i" olarak da
adlandırılmakta ama Miyazaki bu adlandırmadan
hoşlanmamakta.

Hakuja Den (Legend of the White Snake):
Şimdi Miyazaki’nin severek etkilendiği eser veya kişi yok mu diye
sorabilirsiniz. Severek etkilendiği eserlerden birisi Hakuja Den. Miyazaki’nin
1958 yılında, ilk renkli anime filmi olan Hakuja Den’i izledikten sonra ve bu
filmin etkisi altında kalarak animasyon ile ilgilenmeye başladığını
belirtmiştik. Miyazaki, bu filmi izlediği gece sabaha kadar ağladığını ve filmin
kadın kahramanına aşık olduğunu itiraf ediyor.

Fleischer Brothers: Betty Boop gibi ünlü animasyon serilerinin
yaratıcısı olan Fleischer Kardeşler’den etkilenmiştir. Miyazaki’nin
Farewell Beloved Lupin ve Porco Rosso filmleriyle Fleischer
Kardeşler’e bir saygı gösterisinde bulunduğu söylenmektedir.

Frédéric Back:
Miyazaki, Amerika’ya yaptığı seyahatte Kanadalı bu çok ünlü animatörün
Crack adlı animasyonunu görmüştü. Bu animasyondan o kadar çok
etkilenmişti ki kendisinin o sıralarda animasyonlarla karsılaştırınca, kendi
yapıtlarının o zamanlar onu büyük bir düş kırıklığına uğrattığını
belirtmiştir.
Eserlerinin Karakteristik Özellikleri
• Politik görüşlerinin etkisi:
Miyazaki’nin politik görüşleri, zaman zaman eserlerine de yansımıştır.
Kendisi ve de ilk donem eserleri Marksizm’den etkilenmiştir.
 Takahata |
İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya’da bu yöndeki tüm siyasi hareketler
yasaklanmıştı. Savaş sonrasında ise sendikaların kurulmasına izin verildi. Bu
sendikalarının çoğunun yöneticileri, komünizme inanan kişilerdi.
Miyazaki’nin Toei’de çalışırken sendika genel sekreteri olduğunu
yazının başında belirtmiştik. Bunların çoğu, gerçekten demokratik Japonya
fikrine inanmış olan genç insanlardı. Miyazaki ve Takahata da
bunlardan ikisiydi.
Miyazaki de bu görüşlerini The Adventures of Hols, Prince of
the Sun (Little Norse Prince Valiant) adlı anime filminde ve Conan
adlı anime serisinde göstermektedir. Özellikle Little Norse Prince Valiant’ta
işlenen “birlik olmanın önemi” teması, zamanın işçi ve öğrenci hareketlerinde
etkili olmuştur.
Miyazaki ve Takahata bu görüşlerini, Studio Ghibli’de
yaşama geçirmişlerdir. Ghost In The Shell gibi çok ünlü anime filmlerinin
yönetmenliğini yapmış olan ve Miyazaki’nin çok yakın bir arkadaşı olan
OSHİİ Mamoru bir röportajında, Studio Ghibli’de
çalışmasının zor olduğunu, çünkü Ghibli’nin çok katı bir ideolojiyle
yönetildiğini, Ghibli’nin Rusya’daki Kremlin Sarayına,
Miyazaki’nin genel sekretere, Takahata’nın parti başkanına,
yapımcıları Suzuki’nin ise KGB başkanına benzediğini söylemiştir.
Ama Miyazaki’nin bu görüşleri 1980’lerin sonundan itibaren köklü bir
değişime uğramaya başlamıştır ve zamanla Marksizm’e olan tüm inancını
kaybetmiştir. Bunun temel sebebi olarak, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden çok,
kendisinin 1982-1994 yılları arasında yani tam 12 yılda mangasını yazıp 1982
yılında filmini yönettiği Nausicaa of Valley of Wind adlı eserinin baş
kahramanını üst sınıftan bir prenses olarak seçmesi sonucu yaşadığı büyük
ikilemler olarak açıklamakta.
Miyazaki planlamasını yapmış olduğu 1984 yapımı Pom Poko adlı
anime filminde ise savaş sonrasında Japonya’daki liberal hareketlerin nasıl
başarısız olduğunu anlattığını belirtmiştir.

• Uçma sahneleri:
Miyazaki’nin en büyük ilgi alanlarından birisi eski uçaklar. Babasının
İkinci Dünya Savaşında Zero Fighter denilen savaş uçakları için kanat parçası
üreten bir şirketin yöneticisi olduğunu sunumun basında belirtmiştik. Uçma
tutkusunu ve bu konudaki bilgi ve deneyimini, Laputa, Kiki,
Porco Rosso gibi anime filmleri, On Your Mark adlı müzik
videosu, Miyazaki Hayao no Zassou nouto (Hayao Miyazaki's Daydream Data
Notes) adlı mangası gibi çok sayıda eserinde başarıyla ve çok etkileyici bir
şekilde yansıttığını rahatlıkla görmek mümkün.

• İyimserlik ve Kötümserlik:
Miyazaki’nin filmlerinde genellikle iyimserlik göze çarpar. Çocuklar ve
gençler için yapmış olduğu filmlerinde, onların dünyaya olumlu bir şekilde,
umutla bakmalarını ister.
Genellikle insan doğasının karanlık yönlerini işlemektedir. Manga’larında ise
insanoğlunun tüm kötü yanlarını “şiddet,nefret, öfke, savaş vs.” sergiler ama
manga’larında bile insanlara duyulan inanç ve yaşama isteği vurgulanarak bir
nevi iyimser bir hava yaratmakta.
• Kadın Kahramanlar:
Filmlerinin önemli bir kısmında kahramanın kadın olduğunu görüyoruz... Mesela
Laputa, Kiki, Mononoke, Totoro, Nausicaa,
Sprited Away vs... Miyazaki, erkeklerin zor bir durum karşısında bir nevi
hayvansal içgüdüleri ile saldırıya geçtiğini, ama kadınların duygusal yapıları
nedeniyle durumu anlayarak kabullendiğini ve bunun duygusal bir etki
bıraktığını; ayrıca bir erkek olarak kadınların hareketlerinden ve
davranışlarından etkilendiğini ve bu etkiyi yansıtmak için kadın karakterler
seçtiğini belirtmekte.

• Domuzlar:
Miyazaki’nin domuzlara olan sevgisi bilinmekte. Kendisini çoğu zaman
bir domuz olarak çizerek bunu yansıtmakta. Ayrıca, OSHİİ Mamoru dahil
olmak üzere çoğu kişi Porco Rosso filmindeki domuza dönüşmüş karakterle
aslında Miyazaki’nin kendisini yansıttığına inanmakta. Ayrıca Miyazaki
Hayao no Zassou nouto adlı mangasında çoğu karakter domuz olarak
resmedilmekte.
Kaynaklar
1) The Hayao MIYAZAKI Web, http://www.nausicaa.net
Japonya'daki önemli anime manga mekanları tanıtan dosya dizimizin ilkini Toei Anime Müzesi'ne ayırdık. İki sayfalık bir dosya
halinde sunuyoruz. Toei'nin ilk olarak seçilmesinin birçok nedeni var. Bunlardan
en önemlisi Türkiye'de özellikle 80 ve 90'ların çocuklarının Toei'nin
animelerini izleyerek büyümüş olması.Droganball'dan Sailor Moon'a, Şeker Kız Candy'e, Step Jun'a, One Piece'e, Calimeroya'ya, Captain Tsubasa'ya, Digimon'a, Voltron'a, Lazerio'na kadar Türkiye'de izlediğimiz
birçok ünlü anime Toei'nin eseri. (Bu arada, 80'li yıllardan beri Toei'nin
animelerini Türkiye'ye getirip Türkiye'de yayımlanmalarını sağlamış olan Filma şirketini de unutmamak lazım). Japonya'nın en
eski ve en büyük animasyon stüdyolarından birine sahip olan Toei, tarihi boyunca
dünyaca ünlü anime serilerine imza atmış bir şirket. Halen de yeni yapımlarıyla
başarısını sürdürmekte.Hayoo Miyazaki, Isoo Takahata gibi günümüzün birçok ünlü animatör ve
yönetmeni de kariyerlerinin ilk dönemlerinde bu şirkette çalışmış. Yani şirket
bir nevi okul görevi de üstlenmiş. 1956 yılında kurulmuş olan şirket bu sene 50.
yılını kutlamakta.
Yazının başında Toei Anime Müzesi dedik ama aslında tanıtacağımız yerin resmi
ismi Toei Animasyon Galerisi. Ama bir galeriden çok müzeyi andırmakta. Bu
nedenle başlıkta müze olarak adlandırdık.
Şimdi gelelim tanıtım kısmına. Galerinin bulunduğu yer Tokyo'da Nerima-ku
Higashi Oizumi'de. En yakın tren istasyonu Seibu Ikebukuro hattındaki Oizumi
Gakuen istasyonu. Trenden indiğinizde aşağıdaki reklam panosu sizi karşılıyor.
Panoda da gördüğünüz ve daha önce de bahsettiğim üzere bu yıl şirketin 50.
kuruluş yıldönümü. Panoda Toei'nin animasyon okulunun reklamı yapılıyor. Okulda
yönetmenlik, animatörlük ve sanat tasarımcılığı bölümleri varmış. İlgilenenlere
duyurulur.
İstasyondan çıktıktan sonra 15 dakika kadar yürüyünce galerimize ulaşıyoruz.
Biraz ara sokaklara sapmak gerekiyor. Yanınızda iyi bir harita yoksa krokilerden
bulmanız biraz zor olabilir.

Yürüyüşün sonunda, yüksekçe bir binanın ardında hedefimiz ortaya çıkıyor. Ana
binanın tepesindeki Toei yazısı ve maskotu görünüyor.
Aslına bakılırsa galerinin bulunduğu yer olan Higashi Oizumi Tokyo'nun
merkezi yerlerine nispeten uzak olan, pek de turistik olmayan bir bölge. Galeri
neden burada kurulmuş diye merak etmiştim. Daha sonra farkına vardım ki burası
aslında şirketin yönetim merkezi ve ayrıca stüdyolarından birisi. Binanın bir
kısmını galeri için ayırmışlar.

Galeriye girmek için öncelikle yukarıdaki resimdeki kulübedeki güvenlik
görevlisiyle görüşüp galeri için geldiğinizi söylemeniz gerekiyor. Ardından
güvenlik görevlisi bir isminizi ve adresinizi kaydediyor ve size üzerinde
adınızın yazdığı bir ziyaretçi kimlik kartı veriyor. Bunu ziyaret süresince
boynunuzda taşımak zorundasınız.
Ardından görevli size gideceğiniz binayı ve yolu gösteriyor. Binanın
girişinde sağdaki ufak odada da iki güvenlik görevlisi bekliyor. Onlara
ziyaretçi kartınızı gösterince, binanın içinde galerinin bulunduğu yeri işaret
ediyorlar. Burası aynı zamanda Toei'nin stüdyosu ve yönetim merkezi olduğundan
sıkı bir güvenlik önlemi var.
Binaya girer girmez güvenlik görevlilerinin odasının hemen karşısındaki ufak
bir camekanda sergilenen resin figürler dikkatimi çekti. Aralarında bir de
oldukça büyük bir Sailor Venus figürü göze çarpıyordu. Bunu görünce doğal olarak
resim çekmek istedim. Hemen karşısındaki güvenlik görevlilerinin odasına gidip
galeri içerisinde resim çekip çekemeyeceğimi sordum. Maalesef görevliler resim
çekmek yasak dediler. Yasak olduğunu duyunca oldukça üzüldüm, çünkü bu durumda
galerinin içini resimleyip sitede sizlerle paylaşama fırsatım olmayacaktı.
Görevliler galerinin girişi olarak dar ve uzun bir koridoru gösterdiler.
Koridorun duvarlarında tavana yakın olarak tablo şeklinde Toei'nin zaman içinde
yarattığı çok sayıda animenin resimleri asılmıştı. Yolculuğun ardından genişçe
bir odaya ulaştım. Odanın hemen girişinde iki görevli bekliyordu. Bana galeriye
hoşgeldiniz deyip bir deftere isim ve adres bilgilerimi yazmamı istediler.
Galeriye girebilmek için 3. kez güvenlik kontrolünden geçmiş oldum ama neyseki
bu sonuncusuydu. Deftere kayıt olduktan sonra galeri ve resimler ve etkinlikler
hakkında birkaç ufak Japonca kitapçık verdiler. Ayrıca bir kutudaki 16mm orjinal
anime negatif filmlerini göstererek aralarından istediğimi seçebileceğimi
söylediler. Oldukça ilginç bir hediye. Biraz yüzsüzlük yapıp 5 tane birden
aldım. Bunlardan 3 tanesini tarayıp aşağıya ekledim. Bakalım hangi animelerden
sahneler olduğunu bulabilecek misiniz?
Giriş faslını tamamladıktan sonra resim çekme konusunda tekrar şansımı
denemek istedim. Bunlar galeri kısmının görevlileri olduğundan binanın bu
kısmındaki kurallar konusunda herhalde daha bilgililerdir diye düşündüm. Pek
umudum yoktu ama galeride resim çekmek serbest mi diye sordum. Her iki görevli
de elbette istediğiniz gibi resim çekebilirsiniz diyince oldukça sevindim. Hemen
galerinin girişinden, az önce bahsettiğim koridorun resmini çektim. Resmi
aşağıda bulabilirsiniz.

Resimdeki koridorun sonundaki ışık gelen yer, binanın giriş kapı kapısı.
Girişin hemen solunda güvenlik görevlilerinin oldası, sağında da bahsettiğim
figürlerin bulunduğu camekan bulunuyor. Sağa ve sola giden çok sayıda kapı ve
koridor var. Bunların bazılarının girişinde ziyaretçiler giremez diye
belirtilmiş. Koridorun tavanındaki tablolardan da daha önce bahsetmiştim.
Şimdi gelelim galerimize. Galeri birkaç odadan oluşmakta. İlk olarak girilen
büyük odada karşımıza çıkan manzara şu şekilde
« Önceki ::